Dünyaca Ünlü Psikiyatrist/Psikologlarımız/Bilime Sundukları Katkılar

Prof. Dr. Vamık Volkan, (1932-,)  Kıbrıs’ta doğmuştur. Tıp eğitimini Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde tamamladıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde kırk beş yıl boyunca Virginia Üniversitesi’nde psikiyatri alanında ders vermiş, on sekiz yıl ise aynı üniversitenin hastanesinde başhekimlik görevini yürütmüştür. Washington Psikanaliz Enstitüsü’nde emeritus eğitimci ve gözlemci analist olarak görev alan Volkan, Massachusetts’teki Erikson Enstitüsü’nde on yıl boyunca kıdemli akademisyen olarak çalışmıştır. Akademik yaşamını bugün Washington Psikanaliz Enstitüsü’nde öğretim üyesi olarak sürdürmektedir.

Psikanaliz ve psikodinamik psikiyatri alanına yaptığı özgün katkılar, ona Max Hayman, Nevitt Sanford ve L. Bryce Boyer ödüllerini kazandırmış; klinik psikanaliz üzerine çalışmaları ise Margaret Mahler Edebiyat Ödülü ile onurlandırılmıştır. 1999 yılında Viyana Üniversitesi’nde düzenlenen yıllık Sigmund Freud Konuşmasını yapması, mesleki saygınlığının uluslararası bir simgesi olmuştur.2016 yılında, psikanaliz alanında dünyanın en saygın ödüllerinden biri kabul edilen Mary Sigourney Ödülüne layık görülmesi, yaşam boyu bilimsel katkılarının bir tacı niteliğindedir.

Amerikan Psikiyatri Birliği Uluslararası İlişkiler Komitesi başkanlığı görevini üstlenmiş; 1987 yılında Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde Zihin ve İnsan Etkileşimi Çalışmaları Merkezini kurmuştur.

Bilimsel otoritesi, onu  dünya siyasetinin en kırılgan fay hatlarına da taşımıştır. Travmanın yalnız bireylerde değil, toplumların ruhunda da iz bıraktığını vurgulayan Volkan; Enver Hoca sonrası Arnavutluk ve Saddam Hüseyin sonrası Kuveyt gibi derin sarsıntılar yaşamış ülkelerde psikososyal iyileşme çalışmalarına katkı sunmuştur. Türk-Amerikan Nöropsikiyatri Derneği, Uluslararası Politik Psikoloji Derneği ve Amerikan Psikanalistler Koleji başkanlıklarını yürüten Volkan, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin desteklediği Arap-İsrail gayri resmî barış görüşmelerinde altı yıl boyunca aktif rol almıştır. Bunun yanı sıra ABD-Sovyetler Birliği, ABD-Rusya, Rusya-Baltık ülkeleri, Hırvatistan-Bosna, Gürcistan-Güney Osetya ve Türkiye-Yunanistan gibi tarihsel gerilim hatlarında “hasım” tarafları bir araya getiren diplomatik psikoloji girişimlerine öncülük etmiştir.

Türkiye’de de  misafir öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Volkan’ın eserleri onlarca dile çevrilmiş; kitapları ve yüzlerce bilimsel makalesi psikanaliz literatüründe temel referanslar arasına girmiştir.

Vamık Volkan, insan ruhunu, kolektif belleği ve tarihsel travmaları birlikte okuyan bir psikiyatri proseförüdür.

Prof. Dr. Ayhan Songar: (1926-1997) Balıkesir de doğmuştur. Türk Psikiyatrinin kurucularındandır. Türkiye’de modern psikiyatrinin temelini atmıştır. İstanbul Tıp Fakültesi’nden 1950’de mezun olduktan sonra  aynı kurumda 1956’da doçent, 1961’de profesör unvanını almıştır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nı kurarak otuz dört yıl boyunca bu kürsünün başkanlığını yürütmüştür.

Bilimsel üretimi uluslararası alanda da yankı bulmuş; özellikle “Die Menschen und die Psychologie” başlıklı kapsamlı çalışması, Alman psikiyatri literatürünün temel  başvuru kaynağıdır.

New York Bilimler Akademisi üyesi Songar, yalnızca bir hekim değil; düşünce, kültür ve toplum alanlarında da etkili biri olarak Aydınlar Ocağı, Türkiye Millî Kültür Vakfı ve Türk Edebiyatı Vakfı’nın kuruluşunda rol almış, bu kurumların genel başkanlıklarını üstlenmiştir. Türkiye Yeşilay Cemiyeti’nin genel başkanlığını da yürüten Songar, bağımlılıklarla mücadelede bilimsel ve toplumsal bir duruş sergilemiştir.

Uzun yıllar Adalet Bakanlığı’na bağlı Adli Tıp Kurumu Müşahedehane Şubesini yöneten Songar, psikiyatrinin hukukla kesiştiği alanda da iz bırakmış; Millî Gazete ve Türkiye gazetesindeki yazılarıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Şiir ve musiki üzerine kaleme aldığı metinler, onun bilimi estetikle buluşturan entelektüel yönünü yansıtır. Yirmi altı yayımlanmış eseri, psikiyatri ve kültür dünyasında kalıcı bir iz bırakmıştır.

2 Temmuz 1997’de İstanbul’da hayata veda eden Ayhan Songar’ ın adı bugün Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde bir amfide yaşamaya devam etmektedir.

Hayatının merkezine yalnızca bilimi değil, zarafeti ve sanatı da koyan Songar; espritüel kişiliği, Türk sanat müziğine duyduğu derin ilgi ve zengin fotoğraf makinesi koleksiyonuyla da anılır.


Prof. Dr. Recep DOKSAT: (1920-1989), Türkiye’de hipnoterapinin öncüsüdür. İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş ve Nöropsikiyatri alanında uzmanlaşmıştır. Daha öğrencilik yıllarında başladığı bu alanı seçmesini, yalnızca merakla değil, bilimsel sorumlulukla yönlendirdiğini ifade etmiştir. Hipnozu bilimsel zeminde ele alan ihtisas tezi, Türkçe yazılmış ilk akademik hipnoterapi çalışması olarak bir çığır açmıştır. İngiltere’de sunduğu çalışmasında, kültürel farklılıkların ruhsal hastalıkların oluşumunda ve tedavisinde belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Uluslararası kongrelerde sunduğu bildiriler, özellikle kültür ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiye getirdiği derinlikli yaklaşım nedeniyle dikkat çekmiştir.

Üniversitelerde gençlik psikolojisi, psikopatoloji ve din psikolojisi dersleri veren Doksat, Ankara ve Çukurova üniversitelerinde klinikler kurmuş; Marmara Üniversitesi’nde uzun yıllar akademik çalışmalarını sürdürmüştür. Spor psikolojisinden şahsiyet kuramlarına, psikopatolojiden bilim tarihine uzanan geniş bir yelpazede öğrenciler yetiştirmiştir. Lisansüstü öğrencileriyle birebir ilgilenir, onları sadece akademik olarak değil, entelektüel ve ahlaki bakımdan da beslerdi. Bilgiye olduğu kadar insana da sadıktı. Doksat’ı unutulmaz kılan yalnızca bilimsel başarıları değildir.

Tatbikatı ve Nazariyatı ile Hipnotizma, psikoterapi kuramlarının öncülü olan hipnozu bilimsel, tarihsel ve pratik boyutlarıyla ele alan cesur bir başlangıçtır. Cinsî Başarının Esasları ise insanın bedensel yönünü bilinç ve ahlakla uyumlu kılmayı amaçlayan bir perspektif sunar. Psikopatolojiye Giriş adlı çalışması ise psikoloji diline kavramsal bir berraklık kazandıran özgün bir metindir.

Yalnızca bir hekim değil; ilmi, fikri ve ahlaki duruşuyla bir kuşağın zihnini şekillendiren müstesna bir düşünce insanıdır. Gençliğin ruhsal ve kültürel temeller üzerine inşa edilmesi gerektiğini savunmuş; bilim, kültür ve maneviyatı bir arada düşünen nadir isimlerden biridir. İnsan ve Kâinat dergisinin kuruluşunda verdiği emek, onun bilimi halka ulaştırma idealinin bir yansımasıdır.

Bir gün muayenehanesini arayıp intihar etmek istediğini söyleyen genç bir kızla  yarım saat boyunca konuşur.  Genç kız ertesi gün muayenehanesine gelerek, intihar etmediğini söyler. Doksat nedenini sorduğunda aldığı cevap, onun insan anlayışının özeti gibidir: “Beni ikna eden sözleriniz değil, yarım saat boyunca beni dinlemiş olmanızdı. Bu dünyada bir insanın bana değer verebildiğini hissettim. Değerli olduğumu anladığım için yaşamak istedim.”

8 Kasım 1989’da hayata veda eden Prof. Dr. Recep Doksat, ardında yalnız kitaplar değil; insan ruhuna saygıyı, merhameti ve bilimi birlikte taşıyan bir miras bırakmıştır. Onun adı, Türkiye’de psikiyatrinin yalnızca bir tedavi alanı değil, aynı zamanda bir insanlık disiplini olduğunun simgesidir. Onun asıl mirası, yetiştirdiği zihinlerdir.

Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman: (1884-1951), Türkiye’de ruh sağlığı biliminin bizzat mimarıdır. Sofulu’da doğan bu öncü hekim, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir geçiş çağında insan ruhunu bilimin ışığıyla anlamaya ve iyileştirmeye adanmış bir ömür sürmüştür.

Askerî Tıbbiye’ den mezun olduktan sonra genç bir hekim olarak Gülhane’de çalışmaya başlamıştır.  Psikiyatrinin çağdaş dünyadaki gelişimini yerinde öğrenmek için Almanya’ya gitmiş; Alzheimer, Kraepelin ve Ziehen gibi dönemin büyük ustalarıyla birlikte çalışmıştır. Avrupa’da edindiği bu derinlikli bilimsel birikimi, ülkesine döndüğünde Türkiye’nin ruh sağlığı alanına taşımış, burada yepyeni bir anlayışın kapısını aralamıştır.

Onun en kalıcı eseri, Bakırköy’de kurulan Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesidir. Terk edilmiş bir kışlayı modern bir tedavi merkezine dönüştürerek, Türkiye’nin ilk çağdaş psikiyatri kurumunu hayata geçirmiştir. Bu hastane yalnızca bir tedavi mekânı değil; seroloji, nöropatoloji ve deneysel psikoloji laboratuvarlarıyla aynı zamanda bir bilim üssü olmuştur. Mazhar Osman burada hem hekimleri hem de yeni bir psikiyatri kültürünü yetiştirmiştir.

Ancak onun bakışı hastane duvarlarıyla sınırlı kalmamıştır. Türk Nöro-Psikiyatri Cemiyeti’ni ve İçki ile Mücadele Cemiyeti’ni kurarak, ruh sağlığını toplumsal bir mesele olarak ele almış; bağımlılık, davranış bozuklukları ve zihinsel hastalıklar konusunda halkı bilinçlendirmeyi hedeflemiştir. Yazdığı eserlerde insanın karanlık taraflarını yargılamadan, bilimle anlamaya çalışan bir yaklaşımı vardır.

İstanbul Üniversitesi’nde ordinaryüs profesör olarak görev yaptığı yıllar boyunca sayısız öğrenci yetiştirmiş, uluslararası bilim çevrelerinde saygın bir yer edinmiştir. Emekliliğinden sonra da öğretmeye ve üretmeye devam etmiş; Türkiye’nin ruh sağlığı biliminin kurumsallaşmasında belirleyici bir figürdür.

1951’de hayata veda ettiğinde ardında yalnız kitaplar ve hastaneler değil, bir düşünce geleneği bırakmıştır.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin uzun yıllar onun adıyla anılması boşuna değildir: Mazhar Osman, Türkiye’de ruh sağlığının hem vicdanı hem de aklı olarak tarihe geçmiştir.

Prof. Dr. Turan İtil; (1924- 2014), İnsan zihnini elektriksel titreşimleriyle okumayı başaran öncü bilim insanlarındandır. Bursa’da doğmuştur. Tıp eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Almanya’da nöroloji ve psikiyatri alanında uzmanlaşarak; beyinle ruh arasındaki ince çizgide derinleşmiştir.

Tübingen ve Erlangen kliniklerinde, sinir sisteminin dili olan EEG ile çalışmış; beyin dalgalarının, insan bilincinin kimyasına nasıl cevap verdiğini araştırmıştır. Roma’da katıldığı bir kongrede Amerikalı bilim insanı Max Fink ile tanışmasıyla yolu Amerika’ya taşınmış, Missouri Psikiyatri Enstitüsü’nde sürdürdüğü çalışmalar, onu çağının önüne geçiren bir araştırmacı hâline getirmiştir.

Psikoaktif maddelerin beyin üzerindeki etkilerini EEG aracılığıyla ölçen bilgisayarlı sistemler geliştirmiş; LSD ve meskalin gibi maddelerin zihinsel süreçlerde yarattığı değişimleri ilk kez bilimsel olarak haritalandırmıştır. Böylece psikiyatrinin, öznel deneyimlerden nesnel ölçümlere uzanan yeni bir dil kazanmasına katkı sunmuştur.

Kurduğu HZİ Vakfı; psikoaktif ilaçların bilimsel yöntemlerle incelenmesini mümkün kılmıştır. Burada yürüttüğü klinik çalışmalar, yalnız Türkiye’de değil, uluslararası çevrelerde de yankı bulmuştur.

EEG’yi psikiyatrinin merkezine taşıyarak, ruhsal hastalıkların tanı ve tedavisinde yeni bir çağın kapısını aralamıştır. Bugün nöropsikofarmakoloji alanında kullanılan pek çok yöntem, onun attığı temeller üzerinde yükselmektedir.

2014 yılında hayata veda eden Prof. Dr. Turan İtil, ardında yalnızca makaleler ve cihazlar değil; insan zihnini bilimle anlama cesareti bırakmıştır. Bu cesaret, hâlâ araştırmacıların yolunu aydınlatmaya devam etmektedir. Asıl mirası, beyinle ilacın konuştuğu o sessiz alana bilimsel bir kulak vermiş olmasıdır.

Prof. Dr. Özcan Köknel: (1928–2022), İstanbul’da doğmuştur; ruh sağlığını yalnız klinik odalara değil, toplumun kalbine taşımış bir hekimdir. İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra  Roma’da yaptığı çalışmalarla bakışını uluslararası bir ufka açan Köknel, İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda  sayısız öğrenci ve uzman yetiştirmiştir. Bilginin yalnız aktarılmasını değil, insana dokunmasını da önemseyen bir eğitim anlayışını savunmuştur.

Onu farklı kılan, psikiyatrinin dilini halka ulaştırabilmiş olmasıdır. Yazdığı popüler psikoloji ve sağlık kitaplarıyla ruhsal sorunları korku ve önyargıdan arındırarak anlatmış; insan davranışları, gençlik bunalımları ve bağımlılık gibi konuları toplumun anlayabileceği bir sadelikle ele almıştır. Böylece psikiyatri, onun kaleminde yalnız bir tıp dalı değil, hayatın kendisiyle konuşan bir rehbere dönüşmüştür. Gençlik sorunları, davranış bozuklukları ve madde bağımlılığı üzerine yaptığı çalışmalar, hem bilimsel alanda hem de toplumsal bilinçlenmede önemli bir yer edinmiştir.

Türkiye Psikiyatri Derneği başkanlığı döneminde ise mesleğin kurumsal gelişimine katkı sağlamış, eğitim ve araştırmanın niteliğini yükselten adımlar atmıştır.

Özcan Köknel, ardında yalnız kitaplar ve makaleler değil, insan ruhuna saygıyı esas alan bir hekimlik anlayışı bırakmıştır. Onun mirası, psikiyatrinin bilimle olduğu kadar insanlıkla da yoğrulması gerektiğini hatırlatan sessiz ama kalıcı bir iz olarak yaşamaya devam etmektedir.


Prof. Dr. Marek Marsel Mesulam: (1945–), İnsan zihninin haritasını çıkaran  en önemli nörobilimcilerindendir. Türk kökenli bir bilim insanı olarak Amerika’da yetişmiş, ömrünü beynin dil, bellek ve bilinçle kurduğu karmaşık ilişkileri çözmeye adanmıştır.

Harvard Üniversitesi’nde aldığı tıp eğitimi ve nöroloji ihtisası, onun bilime açılan kapısı olmuştur. Daha öğrencilik yıllarında, beynin yalnızca bir organ değil, insanın düşünce ve kimliğini taşıyan canlı bir evren olduğunu fark etmiş; çalışmalarını bu derinliğe yöneltmiştir. Harvard’da yürüttüğü araştırmalar, özellikle dil ve bilişsel süreçlerin sinirsel temellerine odaklanmış, davranışsal nörolojinin bilimsel zeminini güçlendirmiştir.

Northwestern Üniversitesi’nde, davranışsal nörolojiyi kurumsal bir disiplin hâline getirmiş; burada kurduğu Bilişsel Nöroloji ve Alzheimer Merkezi, dünya çapında bir referans noktası olmuştur. Mesulam’ın geliştirdiği kuramsal çerçeveler, beynin büyük ağlar hâlinde çalıştığını göstererek nörolojinin bakışını kökten değiştirmiştir.

Primer progresif afazi ve frontotemporal demans üzerine yaptığı çalışmalar, dilin ve kişiliğin beyinde nasıl örgütlendiğini anlamamızı sağlamıştır. Yazdığı Principles of Behavioral and Cognitive Neurology adlı eser, bugün hâlâ bu alanın temel kitabı olarak kabul edilir. Aldığı prestijli ödüller, onun yalnız bilimsel üretkenliğini değil, düşünsel derinliğini de tescillemiştir.

Mesulam’ı asıl önemli kılan, insan zihnini hastalıklar üzerinden değil, işleyişi üzerinden okumayı öğretmiş olmasıdır. Onun çalışmaları, nörodejeneratif hastalıkların karanlığında bile insan bilincinin izini sürmeyi mümkün kılmıştır. Beynin yalnız hücrelerden değil, anlamdan örülü olduğunu gösteren nadir bilim insanlarından biri olarak, nörobilimin yönünü hâlâ belirlemeye devam etmektedir.

 

Prof. Dr. Muzaffer Şerif BAŞOĞLU: (1906–1988), İzmir’de doğmuş; insanın düşüncesini, yargısını ve toplumsal yönelimlerini bilimin diliyle çözmeye çalışan öncü bir sosyal psikologdur.  İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun olduktan sonra kazandığı bursla  Amerika’ya gitmiştir. Amerika’da yetişmiş, sosyal yargı kuramı ve gerçekçi çatışma teorisiyle modern sosyal psikolojinin temellerine yön vermiştir.

 Harvard’da Gordon Allport ile başladığı akademik yolculuğunu, daha özgür bir bilim ortamı arayışıyla Columbia Üniversitesi’nde Gardner Murphy’nin yanında tamamlamış; burada algı ve toplumsal etkileşim üzerine doktora yapmıştır.

Berlin’de Gestalt psikolojisiyle tanışması, onun sosyal algıya bütünsel bir bakış geliştirmesinde belirleyici olmuştur. Şerif’i dünyaya tanıtan çalışma, otokinetik etki deneyidir. Karanlık bir odada, gerçekte sabit olan küçük bir ışık noktasının hareket ediyormuş gibi algılanması üzerinden insan yargısının nasıl oluştuğunu araştırmıştır. Tek başına kalan bireylerin belirsizlik içinde kendi ölçütlerini yarattığını; bir araya geldiklerinde ise ortak bir norm geliştirerek bu yeni standarda uyduklarını göstermiştir. Böylece, düşüncelerimizin yalnız bize ait olmadığını, başkalarının varlığıyla biçimlendiğini bilimsel olarak ortaya koymuştur.

Bu deney, sosyal etki ve uyum kavramlarının doğuşuna zemin hazırlamış; insanların belirsizlik karşısında birbirine bakarak gerçeklik inşa ettiğini kanıtlamıştır. Şerif’in bulguları, bireysel yargının aslında toplumsal bir yankı olduğunu göstermiştir.

Akademik yaşamını Türkiye ile Amerika arasında sürdüren Muzaffer Şerif, sosyal psikolojiyi laboratuvardan toplumun kalbine taşıyan nadir düşünürlerden biri olmuştur. 1988’de Alaska’da hayata veda ettiğinde geride, insanın yalnız düşündüğünü değil, birlikte düşündüğünü anlatan kalıcı bir bilim mirası bırakmıştır.

 

Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı: (1940–2017), Türkiye’de sosyal psikolojinin yalnızca akademik değil, insani bir disiplin olarak kök salmasını sağlayan öncü bir bilim insanıdır. İstanbul’da doğan Kağıtçıbaşı, Robert Kolej’den Wellesley College’a, oradan Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’ye uzanan eğitim yolculuğunda psikolojiyi kültürle, insanı toplumla birlikte düşünmeyi seçmiştir.

Doktora çalışmalarında sosyal psikolojiyi merkeze almış; özellikle çocuk gelişimi, aile yapısı ve kültürel bağlam arasındaki ilişkiye yönelmiştir. Onun yaklaşımında çocuk, yalnızca bireysel bir varlık değil; ailesi, toplumu ve kültürü içinde şekillenen bir dünyadır. Geliştirdiği Kültürlerarası Benlik ve Aile Modeli, psikoloji literatüründe Doğu ile Batı’yı buluşturan özgün bir çerçeve sunmuştur.

Kağıtçıbaşı, bilimi masa başında değil, hayatın içinde üretmeyi tercih etmiştir. Kadın, çocuk, değişen aile yapısı ve bireysellik gibi konular henüz Türkiye’nin gündeminde yokken sahaya inmiş, sivil toplumla birlikte çalışmış; çocuk hakları ve insan onuru üzerine kalıcı izler bırakmıştır. UNICEF danışmanlığıyla, bilimsel bilgisini doğrudan toplumsal dönüşüme taşımıştır.

AÇEV’de üstlendiği sorumluluklar ve UNESCO’ya bağlı uluslararası kuruluşlardaki görevleri, onun küresel ölçekte saygı gören bir düşünce insanı olduğunu gösterir. Yüzlerce makale ve kitabı, insan gelişimi ile kültür arasındaki bağı anlamak isteyenler için bir pusula olmuştur.

Bilim Akademisi’nin kurucu üyesi, Koç Üniversitesi öğretim üyesi ve birçok uluslararası kuruluşun ilk kadın başkanı olarak, bilimin yalnızca üretim değil, temsil meselesi olduğunu da kanıtlamıştır.

2 Mart 2017’de aramızdan ayrılan Çiğdem Kağıtçıbaşı, ardında çocukların, ailelerin ve kültürlerin birbirini beslediği bir insanlık haritası bıraktı. Onun mirası, psikolojinin yalnız aklı değil, vicdanı da aydınlatabileceğini hatırlatmaya devam etmektedir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*